Taş yerinde ağırdır (Durduğu yeri bilmek)


İnsanın nerede durduğunun farkında olması, nerede duracağını bilmesi, doğru hedefe gitmesinin temelini meydana getirir.

Atalarımız ne güzel söylemiş:"Taş yerinde ağırdır." diye.

Hele hele Müslümanın durduğu yerin ve niçin orada durması gerektiğinin şuurunda olması, ebediyet yolculuğunda doğru istikamette hayat sürmesini sağlar.

Özellikle de toplum üzerinde etkisi olan yöneticiler, sivil toplum kuruluşları bu konuda daha hassas olmak zorundadırlar. 

Durduğu yerin sınırını aşanlar, başka alanlara müdahale ederek toplum düzeninin ve daha da önemlisi Allah'ın kainatta hakim kıldığı düzeninin bozulmasının bir parça olurlar.

Devleti yönetenler adalet ve hakkaniyet üzere hükmetmelidirler.

Adalet ve hakkaniyet üzere yönetilen toplum ise, asla ayrıcalık peşinde koşmamalıdır.

Devleti zafiyete düşürecek hareketlerden öncelikle yöneticiler kaçınmalıdır.

Devletin sosyal alanlarda bıraktığı boşlukları sivil toplum kuruluşları doldururken sınırlarına dikkat etmelidirler.

Lakin STK'lar topluma yapacakları katkıyı asla bir ayrıcalığa dönüştürme peşinde olmamalıdırlar.

Her kurum sınırlı olduğu alanda faaliyette bulunmalı, başkalarının alanlarına müdahale etmemelidirler.

Mesela herhangi bir sivil toplum kuruluşu kendini devletin yerine koyma hadsizliğine yeltenmemelidir.

Aksi halde hem devlette zafiyet baş gösterir, hem de sivil toplum kuruluşları sivil olmaktan çıkar ve sivilce olmaya başlar.

Daha net bir bakış açısıyla bakarsak; Devleti yönetenler milletin menfaatini ön planda tutmalı, sivil toplum kuruluşları ise Allah rızası temelinde hayrın öncülüğünü yapmalıdırlar.

Aksi bir durumda devletin dışında paralel devletçikler ortaya çıkmaya başlar.

Devletin işletim sisteminde tıkanmalar ve hastalıklar ortaya çıkar.

Bu arıza devam ederse, devlet felç olur ve dış müdahalelere açık hale gelir.

Nitekim 15 Temmuz 2016 paralel çete darbesinde en acı bir şekilde yaşamış bir milletiz. 

Cemaat görünümlü cerahatlaşmış bir paralel devlet yapılanması, Devleti felç etme girişiminde bulundu.

Çok şükür ki, devleti yöneten gücün feraseti ile millet olarak bu alçaklığa müsaade etmedik.

Bu bize göstermiştir ki her kurum yerini bilmeli, yerinde durmalı, hem devletin selameti hem toplumun hem de sivil toplumun selameti için haddini aşmamalıdır.

Nitekim bu hassas durumla ilgili tarihimizde ders çıkarmamız gereken çok güzel örnekler vardır.

Ecdadımız devlet-millet-sivil toplum arasındaki hassas dengeyi çok güzel korumuştur.

Bu yenge korunduğu sürece de güçlü millet, güçlü STK,  güçlü devlet yapımız sağlıklı bir şekilde uzun yıllar devam etmiştir.

Bu sağlıklı yapının devam etmesi, adaletin ve hakkaniyetin yeryüzüne hakim olmasını sağlamıştır.

Bu hassasiyetin en güzel örneklerinden birisi de; Cihan Padişahı Fatih Sultan Mehmet ile alim ve gönül adamı Ebu'l Vefa arasında cereyan eden şu hadisedir:

İstanbul'u fethederek Peygamberimizin müjdesine nail olan Fatih Sultan Mehmet Han bir gün yaverinide yanına alarak Ebu'l Vefa Hazretlerini ziyarete gider.

Dergahın kapısını çalarlar ve Ebu'l Vefa'nın talebelerinden biri kapıyı açar.

Kapıyı açan kişi kim olduklarını ve niçin geldiklerini sorar.

Fatih ve yaveri kendilerini tanıtırlar.

Ebu'l Vefa Hazretleri'nin duasını almak için ziyaretine geldiklerini söylerler.

Kapıyı açan talebe hemen Ebu'l Vefa'nın yanına gider ve Fatih Sultan Mehmet'in ziyarete geldiğini söyler.

Ebu'l Vefa Hazretleri bir süre bekledikten sonra talebeye derki; "Git Sultan Mehmede söyle şu anda kendisiyle görüşemem.

Geri dönüp gitsinler."

Talebe durumu Fatih Sultan Mehmede iletir.

Sultan yaverine döner ve şunları söyler:

"Görüyor musun lala yüzyıllardır aşılamayan Bizans'ın surlarını aştık lakin Ebu'l Vefa Hazretleri'nin kapısını aşamıyoruz. Bunda da vardır bir hikmet."

Sultan Fatih yaverine: "Hele bir git  sor, bizimle neden görüşmüyor? bir kusur mu ettik?"

Yaver gider Ebu'l-Vefâ'ya bu durumu sorar.

Cevabı çok manidardır:  "Hünkarımız Fatih'in hassas ve coşkun bir gönlü vardır. Buraya girerek bizim âlemimizdeki zevki tadarsa bir daha ayrılmak istemez ve devletin idaresine dönmez. Lakin bu devlet ve ümmet ona emanettir.

Bu durumda devlet ve ümmet zarar görür. O da ben de günahkar oluruz.

Hünkarıma bizler dua ve teveccüh halindeyiz. Gönlü gönlümüzün içindedir. Biz dua makamında hünkarımız da gazâ makamında olmaya devam etmelidir."

Yaver Fatih Sultan'ın yanına gelir ve durumu anlatır.

Fatih, "Hazret bu hislerini ifade ederken nasıldı." diye sorar. Yaver:" Ebu'l Vefa Hazretleri bir taraftan bu sözleri söylerken diğer taraftan da gönlü hicran ile yanmış olmalıdır ki gözlerinden damlalar dökülüyordu." dedi.

O büyük insanlar bizim için en güzel örneklerdendir.

Rabbimiz cümlemizi mazisini bilen, haddine ve hududuna riayet eden kullarından eylesin.

malatyanethaber@hotmail.com

YAZIYI PAYLAŞ!

İlk Yorum Yazan Sen Ol!

YAZARIN SON 5 YAZISI
13Tem
06Tem

İnanıyorum, öyleyse varım

29Haz
23Haz

Yol uzun yük ağır

15Haz