İstanbul Sözleşmesi Psikolojimi Bozuyor


İstanbul Sözleşmesi, derhal kaldırılmalıdır. Şimdi tam zamanıdır. Şimdi değilse, ne zaman…

Diyanet İşleri Başkanımız Prof. Dr. Ali Erbaş’ın dile getirdiği "Ey insanlar! Canımıza, aklımıza, inancımıza, malımıza ve neslimize zarar veren şeylerden uzak duralım" açıklaması ile gündeme gelen sapık bir eğilim ve bu açıklamalardan sonra gelen karşı saldırılar…

Diyanet İşleri başkanımız olması gerekenleri söyledi ama peki kanunlarımız ne diyor. Dahası, o açıklamalara destek veren siyasiler, aynı zamanda kanunları çıkaran ve Avrupa’da uygulanan kanunlara imza atanlar değil mi? Bu çelişki değil mi?

Geçenlerde sosyal medyada bir tanıdığım, İstanbul Sözleşmesi’nin kötü görülmemesi gerektiğini, sözleşme ile bu sapık eğilimlilerin cesaretleri arasında bir ilişki olmadığını yazmıştı. Bunun üzerine ben de o sözleşmeyi tekrar inceledim. Hukukçu değilim ama sözleşmenin 4. Maddesinde tam da onların istedikleri var:

“Taraflar bu Sözleşme hükümlerinin, özellikle de mağdurların haklarını korumaya yönelik tedbirlerin, cinsiyet, toplumsal cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya başka tür görüş, ulusal veya sosyal köken, bir ulusal azınlıkla bağlantılı olma, mülk, doğum, cinsel yönelim, toplumsal cinsiyet kimliği, sağlık durumu, engellilik, medeni hal, göçmen veya mülteci statüsü veya başka bir statü gibi, herhangi bir temele dayalı olarak ayrımcılık yapılmaksızın uygulanmasını temin edeceklerdir.”

Yukarıda yazılanları okudukça psikolojimi bozuluyor. Bu maddeye dayanak hak arayacaklar ve her türlü propagandasını yapacaklardır, diye düşünüyorum.

Aslında bu konuya değinen sadece İstanbul Sözleşmesi değildir. LGBT meselesinin ve aileye ilişkin problemlerin kaynağı olarak görülen İstanbul Sözleşmesi, 2011 yılında Avrupa Konseyi tarafından imzaya açıldı. Türkiye ise bu sözleşmeyi 2012 yılında kabul etti.

Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Beyannâmesi’ni kabul etmektedir. Bu beyanname, muallak bir “insan” kavramıyla feminist teorisyenlerin geliştirdiği “toplumsal cinsiyet eşitliği” fikrine ilham vermektedir. 

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Schalk and Kopf & P.B and J.S, 18984/02, 22.07.2010 kararı ile “sürekli de facto eşcinsel birlikteliklerinin aynı durumdaki heteroseksüel ilişkiler gibi aile hayatı kapsamına girdiği”ni belirtmiştir.

İstanbul sözleşmesi ile bu sapık eğilim ve yaşantıya zırhı sağlanmıştır. Hükümet kanadı, bakanlar, milletvekilleri baroların bu çıkışına tepki göstermektedir. Oysaki İstanbul Sözleşmesi’ni onaylamak ile İslami kurallara aykırı bir yaşam tarzının önünü açanlar yine siyasilerimiz. 

Evet psikolojimiz bozuluyor. Çünkü, birey olarak bir şey yapamıyoruz. Gerçi dua ile çok şey yapabiliriz… Ben kişi olarak, bu sözleşmenin yanlış taraflarını küçük de olsa dile getirerek görevimi yapıyorum. Amacım siyasi eleştiri değil değerlerimize ve ailemize yönelik yanlışları dile getirmektir.

İstanbul Sözleşmesi, kadına karşı şiddet maskesi altında Batı tarafından hazırlanmıştır. Biz de hiç sorgulamadan almışız bu sözleşmeyi.

İstanbul sözleşmesi, “toplumsal cinsiyet” kavramını tanımlayan bir belgedir. “Kadına yönelik şiddeti önleme” kapsamında, LBT cinsel kimliklerini ve cinsel yönelimleri de maalesef güvence altına almaktadır. 

İstanbul Sözleşmesi, insan haklarının bir sözleşmesi olarak görülmektedir. Bu demek oluyor ki LGBT bireylerin cinsel yönelimlerini kabul etmiş olarak büyük hataya girmiş oluyoruz. 

Bu sözleşmeye göre, sözde onur yürüyüşleri, evrensel haklardır. Bu nedenle bu kişiler bu sözleşmenin vermiş olduğu haklarla yürüyüş yapmakta, propaganda yapmakta ve sapık eğilimlerini yaymaktadır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın bu sözleşme için "Bizim için ölçü değildir. İstanbul Sözleşmesi nas değildir" demişti. Temennim odur ki bu sözleşme derhal iptal edilsin.

Sözleşme, Türkiye'nin bekasına yönelmiş büyük tehditlerdendir diye düşünüyorum.

İthal kanunlar, bu ülkenin hayrına olmaz. Sözleşme derhal iptal edilmelidir. Kadına yönelik şiddet için kendi öz değerlerimize uygun yeni kanunlar hazırlanmalıdır. Kendi inançlarımızı, örf ve adetlerimizi esas alan, adaleti sağlayacak ve aileyi yaşatacak düzenlemeler yapılmalıdır.

Sözleşmenin feshedilmesi için tam zamanı olduğunu düşünüyorum. Gelenek ve göreneklerimizden, alışkanlık ve anlayışlarımızdan kaynaklanan sorunlarımız varsa (elbette var), kendimize uygun hukuki çalışmaları yine kendimiz yapmalıyız.

Bu sözleşmenin aile üzerindeki etkisini ve neseb (doğum) üzerindeki etkisini gün geçtikçe acı bir şekilde göreceğiz.

Biz devlet olarak kendi elimizle birilerine yasal dayanak verdik. Onlar da yasal dayanak üzerinden bizim ahlakımızı, dinimizi sorgulamaktadır.  Hedef Ali Erbaş değil İslam’ın ta kendisidir. Ali Erbaş kendi düşüncelerini değil, İslami hükümleri insanlara ifade etti. 

Sözleşmeyi bu şekilde algılayıp, hedefin aslında ülkenin değerleri ve inanç sistemi olduğunu idrak etmemiz gerekir.

Selam ve saygılarımla…
 

esrefbolukcu@gmail.com

YAZIYI PAYLAŞ!

Yazıyı Yorumla

Yorumlar / 1

  • Feyza demir | 04 Mayıs 2020 11:46

    Kesinlikle doğru istanbul sözleşmesi milli manevi değerlerimizi baltalayan bir sözleşmedir kendi bindiğimiz dalı kesmekten başka bisey değildir umarım siyasilerimiz de bunu görür gereken önlemler alınır ve böylelikle toplumun daha fazla ifsad olmasının önüne geçilmiş olur insaAllah

YAZARIN SON 5 YAZISI
26May

Din Gelişiminde Ailenin Rolü

18May
11May
04May
27Nis