Koronavirüs Günlerinde İstanbul


En az altı ay önce planlanmış bu İstanbul seyahatimin "koronavirüs" kabusunun kol gezdiği bu günlere denk gelmesi, tamamen tevafuk eseri bir gelişme oldu.  

Geçtiğimiz Perşembe günü sabah 09'00'da Malatya Havaalanı'ndan kalkan uçağımız 10.30 gibi İstanbul Sabiha Gökçen Havaalanı'na indi.

İstanbul'da yaşayan oğlum Ömer, ben henüz Malatya Havaalanı'nda beklerken, telefonla arayarak, her zamanki mutadım gereği kullandığım toplu ulaşım aracı otobüs, metrobüs, Marmaray ve vapura binmemem konusunda uyardı ve beni havaalanı'nın "iç hatlar gelen yolcu salonu"nun giriş kapısının önünden alacağını belirtti. 

Zamanlama konusunda dakik olan oğlumla dakikası dakikasına buluştuk ve yola koyulduk. 

Soğuk ve yağmurlu bir İstanbul sabahı, Tem otoyolunu hiç bu kadar tenha görmemiştim.

Yol bomboş denecek kadar seyrek seyrediyor trafik. Havanın gri rengi devasa şehrin üzerine karabasan gibi çökmüş, her şey asık suratlı görünüyordu...  

Takriben 60 km'lik yolumuz hiçbir sıkışmaya uğramaksızın Fatih, Akşemsettin'de nihayete erdi. 

Yol yorgunluğunu attığımız nefis kahvaltı sonrası Ömer işine, ben de, kadim İstanbul'un Sur İçi sokaklarına doğru yola çıktım.

Çin'de ortaya çıkan ve kısa sürede dünyayı etkisi altına alarak her alanda etkisini gösteren "koronavirüs" belası, geç de olsa ülkemize de gelmişti.

Doğrusu, çok iyi korunan ülkemiz "umre" ziyaretinden dönen kafilenin bir kısmının kontrolsüzce yurda dağılması nedeniyle koronavirüsle tanışmış oldu...

Genel kanı ve iddialar, koronavirüsü ülkemize umrecilerin taşıdığı yönünde. 

Bu saatten sonra koronavirüsün nasıl geldiğinin tartışılması bir anlam ifade etmiyor, şimdi bu bela ile nasıl başa çıkılacağı hayati önem taşıyor.

Böylesi karmaşık duyguların kafamı kurcaladığı ruh halimle önümdeki Hocaefendi yokuşunu tırmanarak Fevzipaşa Caddesine çıkıyorum.

Kafamda belirlediğim güzergah, kuruyemişçileri, kasapları, tatlıcıları, kahvaltıcı dükkanları ile tam bir çarşı zenginliğine sahip meşhur Malta Çarşısını kolaçan edip, Fatih Camii avlusundan geçerek Kadın Pazarı'nda bulunan yöresel büryancıları selamlayarak çay ocaklarında bir nefes soluk alıp yapımı Müslümanlık öncesi bir tarihe uzanan Bozdoğan Kemerini seyrederek çay yudumlamak istiyorum... 

Kadınpazarı'na geldiğimde maalesef çay ocakları koronavirüs tedbirleri çerçevesinde kapalıydı... 

Çay hayalimin duvara toslaması moralimi altüst etti. 

Çaresizce ve kös kös Zeyrek Yokuşundan inerek İMÇ'nin içinden Küçük Pazar'a geçtim. Küçük Pazar İstanbul’un Unkapanı ile Tahtakale arasında kalan en eski ve en gariban semti. Vaktiyle toptancılar ve sebze meyve hali bu yöredeyken çok hareketli bir bölgeydi. Şimdi ise kasvetli bir dehliz gibi. Yapılar, külüstür oteller ve her şey, terk edilmiş adeta bir başka dünyaya aitmiş gibi yabancı, köhne ve iğreti duruyor!

Küçük Pazar'ı bir solukta geçip Kantarcılar sokağından Tahtakale'ye çıkıyorum.

Tahtakale'de gördüğüm manzara inanılır gibi değil! Günün her saatinde iğne atsan yere düşmeyecek çarşıda in cin top oynuyor!

Dükkanların kahir ekserisi açık, ancak müşteri namına kimsecikler yok ortalıkta...

Karşılıklı kuruyemiş, peynir ve kahveci dükkanlarının Mısır Çarşısına bakan Tahmis Sokağının köşesinde icra-i faaliyet eden Kurukahveci Mehmet Efendi'nin satış tezgahının önü bomboş.

O, Mehmet Efendi ki, gün boyu çifte kuyrukta bekleyen müşterilerine dört tezgahtarla kahve yetiştirmeye yetişemiyordu...

Mehmet Efendi Kurukahveci'sinin müşterisiz halini bir fotoğrafla tesbit ettim.  

Ümitle başlayıp hüzünle devam eden kısacık gezintimi Eminönü otobüs durağında nihayete erdirdim. 

Akşam eve geldiğimde ilk şoku, havayolu şirketinden aldığım dönüş uçağımın iptal edildiği mesajıyla yaşadım!

İkinci şok, yaşım gereği Koronavirüs Bilim Kurulunun aldığı sokağa çıkma yasağı oldu!

Bu arada lise arkadaşlarımla kahvaltıda buluşma hayalimiz de koronavirüsün gazabına uğramış oldu... 

Sizin anlayacağınız, hapisle çerçevelenmiş bir İstanbul seyahati yaşamış oldum!...  

Her şeyin başı sağlık, sağlık olsun diyorum...
 

YAZIYI PAYLAŞ!

İlk Yorum Yazan Sen Ol!

YAZARIN SON 5 YAZISI