İran'da Bir Hafta...(1) - Vahdettin Yiğitcan

İran'da Bir Hafta...(1)


Gençlik yıllarımdan itibaren hep merak ederdim doğudaki büyük komşumuz İran'ı...

Çocukluk yıllarımın İran'ı, Şah Muhammed Rıza Pehlevi'nin son hanımı Farah Diba ile gazetelerin magazin sayfalarında ya da moda dergilerinde gündeme gelirdi...

O yıllarda ve halen, Dünyanın en önde gelen petrol üreticisi bir ülkeydi İran...

Ve yine o yıllarda, İran'ın, ülkemizden daha gelişmiş ve modern silahlarla donatılmış olan güçlü savunma ve saldırı yeteneğine erişmiş olduğu gerçeğini, gazetelerin dış haberler sayfalarından ezik bir ruh haliyle öğrenirdik...

Askeri sahada İran'dan geri kalmışlığımız ise içten içe endişelendirirdi bizleri haliyle...

Anadolu Selçukluları ve Osmanlı İmparatorluğu dönemlerinde İran'lı şair ve bilge kişilerin eserleri edebiyat çevrelerini derinden etkilemekle beraber bizim birçok şairimiz ise şiirlerini Farsça yazmışlardır...

Hatta Farsçayı, Gazneliler ve Selçuklular resmi dil olarak kullanmışlardır. Ordu ve millet Türkçe konuşurken şair ve ediplerin birçoğu eserlerini Farsça yazmışlardır... Bu tutumlarında da hiçbir beis görmemişlerdir...

Bizzat kendim, İranlı şair ve edip Şeyh Sadi Şirazi'nin "Sadi"ismini küçük oğlum Ömer'e vererek Ömer Sadi diye nüfusa kaydettirmiş biriyim... 

Tarih boyunca İran, sayısız kez Türk boyları tarafından yüzlerce yıl yönetilen bir ülke olmuştur... Son olarak Kaçar Hanlığı dönemi 1794'den 1925 yılına kadar devam etmiştir...

Günümüzde 82 milyonluk nüfusa sahip İran'da, İran'lı Türklerin bana söylediklerine göre 40 milyonu aşkın Türk yaşıyor...

Ne var ki, İran'da Türkler mezhep olarak şii oldukları için, gerek sünni gerekse de şii tarihçileriin mezhebî tassupları nedeniyle aynı milletin kardeşleri bugüne kadar maalesef birbirlerinden uzak tutulmuşlardır...

Bu mezhebi taassup günümüzde eskisi kadar belirleyici değil... Sevindirici bir gelişme...

Balkanlardan Çin içlerine, yani Doğu Türkistan'a kadar Tükçe konuşarak gidebileceğimiz bir coğrafyamız var bizim...

En başta maddi imkânsızlıkar olmak üzere bir takım engeller nedeniyle bu gönül coğrafyamızın maalesef farkında değiliz...

Ani Bir Karar: Ver Elini İran...

İran'a gitmeye karar vermem saniyeler içinde birdenbire oldu...

İran'a gitmenin çok kolay olduğunu anlatan bir video izledikten sonra bütün tereddütlerimi elimin tersiyle ittim ve gidiş güzergâhımı zihnimde oluşturduğum harita üzerinde çizdim...

Yeri gelmişken hemen belirtmeliyim; bilgisayarla internet üzerinden araştırdığım, Google'ın, YouTube'un sunmuş olduğu hizmetlerinden yararlanmasaydım bu seyahati gerçekleştirebilir miydim, emin değilim...

Faydalandığımız bu bilgi kaynaklarını ve sınırsız yazlı-görsel imkânları bizlere saniyeler içinde cömertçe sunan beyinlere saygı duyduğumu ifade etmeliyim...

Bu saygıda yüksünülecek bir taraf olmadığı gibi, aksine, hak edilmiş bir takdirin ifası, hakkaniyetli olmanın ifadesidir...

İran seyahatimi en ekonomik bir harcamayla nasıl gerçekleştirebilirim diye önce ulaşım masraflarını hesapladım...

Malatya - Tatvan - Van - Yüksekova - Esendere Sınır Kapısı ve İran...

Malatya'dan Tatvan'a haftada iki gün tren seferi var... Gece saat 02.00 sularında hareket ediyor...

Trenle 9 saatlik bir yolculuktan sonra Tatvan Garına varış yaklaşık 11.00...Kaba bir hesapla 2 saat da gecikme ekle 13.00 eder...

Tatvan- Van arası minibüsle yaklaşık 2.5 saat... Van- Esendere arası ise 3.5 saat... Esendere sınır kapısı ise 24 saat açık...

İran’a geçtikten sonra ise Allah kerim, üzerimde beni en az on gün idare edecek param cebimde, tasa edecek bir şey yok...

Tek sıkıntım göz tedavimin zamanında yapılamaması... Dönünce yaptırırım diyerek sorunumu erteliyorum...

Yol hazırlıklarımı hızlı bir şekilde yapıp istasyonun yolunu tutuyorum...

Hazırlık dediysem, üzerimdeki kıyafetleri bir kez değiştirebileceğim yedekleri ve yolda yiyeceğim peynir ekmek ve sudan ibaret bir şeyler...

Geceyarısı İstasyonda Van Gölü Ekspresini Bekleyiş...

Malatya'da toplu ulaşım araçları taş çatlasın 24.00'e kadar çalışırlar...

Gece saat 24.00 'den sonra hastayı, yolcuyu, garip gurebayı ve şehrimizi ziyarete gelmiş misafiri düşünen sosyal sorumluluk bilincine sahip bir yerel yönetim anlayışı maalesef, "Medeniyetin Başladığı Yer Malatya" da henüz yok!

Bu nedenle erkenden istasyona gidiyorum... Van Gölü Ekspresini bekleyeceğim...

Mevsim sonbahar, akşamları serin oluyor; istasyondaki esinti üşütüyor, yanıma aldığım hırkamı bu mevsim ilk defa giyiyorum...

Bilirsiniz beklemek kadar uzun geçen bir zaman dilimi yoktur...

Hele de bu bekleyiş, ucunda mutluluk ışığı olan bir bekleyişse...

Saatler geçti zannedersiniz, bakarsınız saate, henüz beş dakikacık ilerlemiştir zaman...

Benim de sabırsızca beklediğim tren bir saatlik gecikmeyle nihayet geldi... 

Trene yapılan çeşitli bakım ve ikmaller sonucu yola koyulduk...

Trende en sevdiğim şey etrafı seyretmektir...

Maalesef trenin penceresinden görebildiğim tek manzara, siyah bir aynada vagonun iç yansıması...

Zor da olsa uyumuşum; uyandığımda Elazığ'ı geçmiştik ve gün de ağarmaya başlamıştı...

Mahmur gözlerle dışarıyı izlemeye başladım, sık sık istem dışı kapanan göz kapaklarımı açık tutmaya çalışıyorum...

Çareyi yüzümü yıkamakta görüyor ve yıkıyorum...

Yüzümü kağıt havlularla kurulayarak yerime geçiyorum... 

Sabahın gri dingin tülünün yeryüzünün üzerinden ağır ağır kalktığını ve dağların ardından kızıla çalan altın sarısı güneşin göz kamaştıran ışığıyla Dünya taze bir güne uyanıyor...

Yarı uykulu sersem halimle o güzel söz aklıma geliyor...

"Her Gün Dünya Yeniden Kurulur Her Sabah Taze Bir Başlangıçtır"

Seyrine Doyamadığım Muhteşem Manzaralar 

Tabiatın kendi iç işleyişi içerisinde almış olduğu biçim ve oluşumlar bende hep hayranlık uyandırmıştır...

Bu, ister çıplak bir dağ manzarası ya da korkunç uçurumlar şeklinde olsun, isterse de ortasından masmavi nehirlerin aktığı yemyeşil ormanlık alan olsun fark etmez, hepsini de bayılarak izlerim...

Kâh kenarından kâh içerisinden geçtiğimiz köy ve kasabaları ardımızda bırakarak seyrine doyumsuz dağ, bayır, nehir, orman manzaralarını yarı uykulu yarı uyanık halde seyrede ede Tatvan'a geldik...

Tatvan Tren Garı şehir merkezinin biraz dışında olduğundan Van minibüsleri istasyonun önüne kadar gelmişlerdi...

Erken davranıp en öndeki minibüsün ön koltuğuna oturdum...

Kısa sürede dolan minibüsümüz vakit kaybetmeden Van'a doğru hareket etti...

Bu kez kara yoluyla nefis ve yemyeşil vadilerin içerisinde kaymak gibi asfaltın üzerinde adeta kayarak, sarsıntısız yol alırken minibüsümüz, ben de, keyifle etrafı seyre koyuldum...

Arıcıların dağların eteklerine dizdikleri yüzlerce ahşap arı kovanları, yol boyunca adeta bize eşlik etti... Sanırım bu kovanların içleri bölgede yetişen çiçeklerin özü ballarla doluydu... Son yıllarda arıcılığımızın biraz hareketlendiğini hisseder gibiyim...

Van'a geldiğimizde saat 15.00 olmuştu...

Van'da mahşeri bir kalabalık ve çok yoğun bir araç trafiği vardı...

Sebebine gelince, İranlılar hafta sonları ve tatil günlerinde Van'a günübirlik gelerek alışveriş ediyorlarmış...

Van'ın Beşyol denilen semtinde minibüsten iner inmez Yüksekova-Esendere'ye kalkan minibüs durağını aramaya koyuldum...

Uzak değilmiş, hemen biletimi aldım ve beklemeye başladım...

Bilet almamla birlikte sınıra gelmiş gibi oldum sanki... Sınırın ötesini, İran'ı düşünmeye başladım...

İçimde heyecan ve ürperti ebru desenleri gibi iç içe sarmaş dolaş...

Her ne kadar rahat olduğumu söylesem de, bilmediğim bir ülkeye adeta yürüyerek ve çok sınırlı bir parayla gidiyorum...

Bu durumum beni çok tedirgin ediyor. Doğrusu nelerle karşılaşacağımı da asla kestiremiyorum... 

HAFTAYA: Minibüste Tanıştığım İki İranlı İle Sohbet

Bir Salih İnsan, Lev Nikolayeviç Tolstoy

Başlıkta adı geçen güzel insan Tolstoy, (  9 Eylül 1828 - 20 Kasım1910 ) Dünya Edebiyatı'na birçok eseriyle katkı ve seviye kazandırmış ünlü Rus yazarıdır...

Bugün, bu dahi yazarı, ölümünün 119. yıl dönümünde kısa bir anlatımla okuyucularımıza hatırlatalım istedik...

Değerli yazarın hayatı da şöhreti kadar etkili ve fırtınalı geçmiştir...

Oldukça varlıklı ve asil bir ailede dünyaya gelen Tolstoy, bebeklik döneminin başında henüz iki yaşındayken annesini, dokuz yaşında da babasını kaybederek halasının himayesinde büyümüştür...

Resmi öğretim sistemine kayıt yaptırmasına rağmen tamamlamadan ayrılmış ve kendi kendine öğrenimini gerçekleştirmiştir...

Yoksul ailelerin çocuklarını okutmak için kendi imkanlarıyla bedava okul açmıştır...

Eserlerini henüz yirmili yaşlarında yazmaya başlamıştır... Yazdığı Diriliş romanında kiliseye ciddi eleştiriler yönelttiği için Rus Ortodoks Kilisesi tarafından aforoz edildi... 

Ömrünün son yıllarında sahip olduğu zenginlikleri yoksul insanlarla paylaşma düşüncesi nedeniyle eşiyle arası bozuldu...

 Bu anlaşmazlık Tolstoy'u çok üzdü ve 1910 sonbaharında içinde bulunduğu şartlara daha fazla dayanamayarak küçük kızını ve doktorunu yanına alıp evi terk etti ve bir süre sonra, 20 Kasım’da Astapovo tren istasyonunda zatürreden ölmüş olarak bulundu.

Tolstoy'un müslüman olduğuna dair çokça kaynakta aktarılan bilgiler var...

Ancak,Tolstoy'un yaşadığı sade hayat, eşitlikçi düşünceleri ve merhametli oluşu nedeniyle biz onun salih bir insan olduğuna rahatlıkla hükmedebiliriz...

Bu büyük yazarın etkisi çağımızda da halâ kendisini hissettirmekte ve bu etki insanoğlu var olduğu sürece her çağda görülmeye devam edecektir.

Eserlerinden bazıları:

Çocukluğum, Anna Karenina, Savaş ve Barış, Diriliş, Kroyçer Sonat, İtiraflarım, Tanrının Varlığı İçimizdedir, Hacı Murat, Sergi Baba, Kazaklar, İvan İlyiç’in Ölümü ve İnsan Neyle Yaşar

BİLGİ HATTI

Değerli hemşehrilerimiz, çevrenizde yaşadığınız yerel yönetimle alakalı olan, olumlu, olumsuz her şeye lütfen ilgi gösterelim. Olumlu olanlara teşekkür edelim; olumsuz gidenleri de bizimle paylaşın, ilgililere bildirelim... 

Şehrimizi yönetmesi için seçtiğimiz başkanlar mükemmel hizmet etmek için sizin şikayet ve taleplerinizi bekliyor...
 

vyigitcan@gmail.com

YAZIYI PAYLAŞ!

İlk Yorum Yazan Sen Ol!

YAZARIN SON 5 YAZISI
22Ekm
13Ekm

Malatya'nın Yüz Karası

06Ekm
29Eyl
23Eyl

Ödüller üzerine