Ah Şu Z Kuşağı!


Ocağımıza incir ağacı dikecekler

Ben 39 yaşındayım. 40'a merdiven dayadık yani. Ne toy bir gencim artık ne de henüz yaşlandım diyebilirim. 

Biz sokaklarda top oynayan, mahalle maçları yapan, derelerde yüzen, ağaçlara maymun gibi tırmanan, gelen geçen arabanın ardına asılan; duvar dibi bilye, gazoz kapağı oynayan, üç taş, beş taş, dokuz taş hatta on altı taş oynayan, çizgi seksekleyip ip oyunları oynayan ve daha neler neler oynayan, yapan, eden, gören bir nesildik. 

Ekmeğe salça sürer lezzetle yerdik. Okula yayan gider, servis falan bilmezdik. Çoraplarımız yamasız, elbisemiz söküksüz olmazdı. 

Yaramazlık, haylazlık diz boyuydu. Hatta bir keresinde çuvaldan paraşüt yapıp damdan atlamıştım da, atlamamla yere çakılmam bir olmuştu. Sonra bir müddet yatak saadetinde yeniden özgürce koşacak günleri iple çekmiştim o zamanlar. 

Sahi bizim dönem nesilden kolunu-bacağını kırıp dökmeden, kaşını-gözünü yarıp parçalamadan bu günlere gelen var mı aramızda? Herhalde yoktur ya da çok nadirdir. 

Ah biz ne güzel bir nesildik öyle. Yoklukta mutlu, fakirlikte zengindik. Azlık çokluk bilmezdik. Komşuluk, akrabalık, yardımlaşma, dayanışma, imece o günlerin önemli kavramlarıydı. 

Elbette çok uzatmaya gerek yok. Benim yaşıtımdakiler o günleri benden iyi bilirler ve anarlar. Burası aynen böyledir..!

Konumuz bu değil. Asıl meselemiz milenyum çağında, Z kuşağı (zevk kuşağı) dediğimiz neslin bizden sonra tüm bunları silip süpürmesi.

Bekleyip duruyorduk. Bir şeyler olmasına olacaktı. Çığır açan teknoloji ve bilişim sistemlerindeki baş döndürücü gelişmeler, beraberinde hayatımıza çok şeyleri getirip çok şeyleri de götürecekti. Bundan kaçış yoktu. 

Baştan söyleyeyim. Ne görüyorsak kendi ellerimizle yapmış olduklarımızdan oluyor. Suçluysak hepimiz suçluyuz. Hırsızın suçu daha büyük olsa da, ev sahipleri olarak da bizler kendimizi masum göremeyiz. Suçumuz var yani. 

Ve bu kuşak artık aramızda. Sokaklarda yakan topu oynamaz, mahalle arkadaşlığı nedir bilmez, kompleksiz, çabuk sıkılan, çabuk tüketen, hızlı yaşayan, emeğin kıymetini bilmeyen, rahatlığı ve konforu hayatının hedefi yapan, disiplinden hoşlanmayan bir nesil aramıza, evlerimizin içine geldi artık. Teknolojinin kucağında, teknolojiyle yaşayan bir kuşak. 

Teknoloji kötü bir şey değil elbet. Ama kötü giden bir şeyler vardı. Hayatımıza olan yan etkileriyle zihnimizi, düşüncemizi zehirlemiş bir teknoloji ile karşı karşıya kaldık. Bunun yan etkilerinden ilk başta bahseden olmadı. Olan oldu. Bu zerkten kurtulmak artık kolay değil.  Maalesef bu "zevk kuşağı" hayatın gerçeklerinden habersiz, duygusuz ve bencil yürüyor. 

Başkalarının acılarına gözyaşı döken anne babalarını anlamıyorlar. Başkaları için ağlamaya anlam veremiyorlar.  Yanı başımızdaki savaşlar, feryat eden anneler, acı çeken çocuklar, ölen binlerce, onbinlerce insan, onları hiç ilgilendirmiyor. Tüm acı gerçekleri çizgi film gibi izliyorlar ve yürekleri hiç acımıyor. 

Hayatlarının odağındaki tek şey eğlenmek. Eğlenmedikleri tüm zamanları kendilerine bir işkence olarak görüyorlar. Kendileri için yapılan fedakarlıkların hiç farkında değiller. Kıymet ve vefa bilmiyorlar.  Herkesi kendilerine hizmet etmek için yaratılmış zannediyorlar. Farkına varmadan faşist oluyorlar. 

Hayatlarında eğlenmeden başka hiç bir amaç olmadığı için, artık tek eğlence kaynağına dönmüş telefon ve tabletlerini ellerinden aldığınızda dünyanın sonunun geldiğini zannediyorlar.  Geçmiş onları pek ilgilendirmiyor. Atalarımıza karşı vefâsızlar. Dedelerinin canları, kanları pahasına vermediği vatan topraklarını en iyi fiyatı verene satacak kadar maneviyattan yoksunlar. 

Vatan, onlar için son model bir cep telefonundan daha değersiz. Milletimizin geleceği açısından endişeleniyorum. 20 yıl sonra bu nesil, nasıl anne-baba olacak? Kendine hayrı olmayan bu nesil nasıl çocuk yetiştirecek? Evlerini nasıl idâre edebilecek? Ülkeyi nasıl yönetecek? Vatanı nasıl savunacaklar? Bütün bunlar neden oluyor acaba? Çünkü çocukları altın kafeslerde yetiştiyoruz artık. Uçmayı bilmeyen kuşlar gibiler. Çocuklar hayattan bihaber. 

Açlık nedir bilmiyorlar. Yedikleri önlerinde yemedikleri arkalarında. Acıkmalarına bile fırsat vermiyoruz. Hemen ağızlarına tıkıştırıyoruz abur cubur şeyleri. 

Susuzluk nedir hiç bilmiyorlar. Hiç susuz kalmamışlar. Çocuk daha susadım demeden ağzına suyu dayıyoruz. Çocuklar hiç üşümüyorlar. Soğuk havalarda evden çıkarmıyoruz. Mecburen çıkarsak dahi kırk kat sarmalayıp çıkarıyoruz dışarı. Onlar hiç titremediler ve hiç üşümediler.  Yorgunluk nedir bilmiyorlar. İki dakikalık mesafeye arabayla götürüyoruz, onlar yorulmasınlar diye. Birazcık parkta koşsalar hasta olacak diye engel oluyoruz. 

Yokluk nedir bilmiyorlar. Daha istemeden herşeyi önlerine yığıyoruz. Bu yüzden varlığın kıymetini bilmiyorlar.  Bir yerleri acımamış. Acı nedir, ağrı nedir pek bilmiyorlar. Aman bir yerini kesecek, bir yerini sakat edecek diye ellerine ne bir alet verdik ne de beceri kazandırdık. 

Açlığı bilmedikleri için açları düşünmüyorlar ve açlara acımıyorlar. Açlığın nasıl bir acı olduğunu anlamıyorlar.  Sıcak odalarında yaşadıkları için evsizlik nedir, sürgün nedir bilmiyorlar. Dünyada milyonlarca insanın bu halde olduğunu hiç idrak etmiyorlar. 

Savaşta kurşunlanarak, parçalanarak ölen insanları umursamıyorlar.  Ekmeğin, elbisenin, barışın, huzurun kıymetini bilmiyorlar. Daha neler neler bilmiyorlar. Ne kadar daha yazayım, bilmiyorum... Evet, bir Eğitim Müfettişi'nin fevaran ederek dile getirdiği şu gerçeklere kulak tıkamak mümkün müdür? 

Bu tehlikeli gidişata anne-babalardan tutun da eğitmenlere, devlete kadar buna müdahale edilmezse gelecek iyi şeyler ülkemize getirmeyecek. Bu sorunu devlet derinden hissetmeli. Bu sorunun çözümü için ciddi çalıştaylar yapılmalı. Geç kalınmadan bu sorun çözülmeli. Çünkü bu sorun çözülmezse ülke çözülecek. Bu iyi bilinmelidir.

nvztky44@gmail.com

YAZIYI PAYLAŞ!

Yazıyı Yorumla

Yorumlar / 1

  • harun | 18 Nisan 2021 09:54

    çok güzel bir yazı olmuş on numara

YAZARIN SON 5 YAZISI
20May
08May

Kudüs'e Mektup

26Nis

Öze temas etmek

19Nis
25Mar

Ah Şu Z Kuşağı!