Hırsızın hiç mi suçu yok?


İnsân-ı kâmile giden yolda dinî, ahlâkî, fikrî ve ruhî bakımdan zenginleşmek için gereken ilk kural sabırdır. Günümüz dünyası insanı hız peşinde koştuğu için maalesef ki her geçen gün sabrını biraz daha yitirmektedir.

Kapitalizmin büyüsüne dalan gözler hipermetrop hastalığına yakalanmış durumda. Yakınını görememektedir. Evin duvarının duyduğuna aile bireyleri sağır. Herkeste bir üstünlük kurma hegemonyasıdır almış başını gidiyor. Kimsenin dinlemek, yüzüne bakmak, sesini duymak gibi bir derdi yok. Bencilik kalesinde sürdürülen hayatlar. Ardından şiddet, hakaret, huzursuzluk, cinnet, cinayet…

 Sonrası biten evlilikler, dolan hapishaneler, dağılan yuvaların boynu bükük çocuklarının darmadağın hayat hikâyeleri… 
 
Suçlu kim? Batı ve onun getirdiği kapitalist düzen mi? Hayır, hayır! Suçu batıya atarak düştüğümüz bataklıktan çıkamayız. Yıllardır böyle yaptık. Yazdık çizdik. Anlattık söyledik. Karaladık. Fakat kendimize dönüp bakmayı ihmal ettik. Nasreddin Hoca’nın fıkrası misali Hırsızın hiç mi suçu yok? Batının düzenini kendi değer süzgecimizden geçirmeden posasıyla aldığımız için yolumuz yordamımız kabuk ve atık doldu. Ayağımıza dolaşan bu atıklar toplum ve aile düzenimizi alt üst etti. Manevi değerler önemini yitirmeye başladı.
 
Şimdi sağımız solumuz serzenişte nasıl geldik bu hale, neden böyle olduk? Geç de olsa bu sorulara cevap aramaya başladık nihayetinde. Hırsızın da suçlu olabileceğini hatırladık. Oysaki sorgusuz sualsiz aldıklarımızın bize zarar vereceğini hiç düşünmemiştik. Ah bu düşüncesizliğimiz! Neler yitirdik düşünmemekten neler. Orijinalliğimizi mi dersiniz kimliğimizi, benliğimizi mi? Ne derseniz deyin. Fakat her şey açık ve ortada ki büyük bir kargaşa içerisindeyiz. Sadelikten uzaklaştık. Şatafatlı hayatlarda aradık mutluluğu. 

Sahip olduğumuz kültürel yaşam tarzı güzelliğimize güzellik katıyordu. Fakat biz bunu es geçtik. Binalar inşa ettik gelişi güzel. Modernizm ile tarihi esintilerimizi birleştiremedik. Değişimi farklı algıladık. Üzerimize uyan uymayan her türlü elbiseyi giymeye kalkıştık. Fakat görünen o ki o elbiselerin kimi kısa kimi uzun kimi dar kimi bol. 

 El değmedik alan kalmadı değişime ve dönüşüme giderken. Fakat bu minvalde neleri kaybedeceğimizi ise hesaplayamadık. Bu belirsiz adımlarla sabrımızı, kimliğimiz, benliğimizi, değerlerimizi yitirdik. Kimsenin kimseye tahammülü kalmadı. Trafikte, bankada, hastanede, telefonda, durakta… Aile içinde, dostlar arasında, akrabalıkta ve arkadaşlıkta hep haklı olmaya çalıştık. Çünkü ekranlarımıza yansıyan diziler, programlar böyle emrediyordu. Onların emrine girmemek ne mümkün saatlerimiz karşında geçiyorken. 

 Umudumuz solmamalı elbette. Bilinçli, sorgulayan ve üretimin önemini bilen, kendi değerleri çizgisinde gelişimi şiar edinen gençlerimiz de yetişmiyor değil. Onların bu sürecine katkı sunan eğitim modellerini acilen hayata geçirmek zorundayız. Onlara insân-ı kâmil olmadan kazanılan hiçbir statünün öneminin olmadığını öğretmeliyiz. Dinden, değerden, kültürden soyutlanarak kuşanılan bilginin değerinin gelip geçici olduğunu önemle vurgulamalıyız. Aksi takdirde kusur gösteren aynaları kendimize değil sürekli karşımızdakilere tutarız. Bu durumda ise ruhî ve kalbi olgunluk kazanmadan gelişim ve değişim sürecini tamamlamış oluruz. 

 Kendi değerlerinden kopuk bir neslin erittiği maneviyata ah vah edip durmak yerine her alanda kendimizi geliştirmenin formüllerini arayalım. Bu kopukluğun kaynağını araştıralım. Gerçeklerimizle yüzleşelim. Onarıma kendimizden başlayalım. Dinî, ahlâkî, fikrî ve ruhî yönden gelişim ve değişimi destekleyen projeler üretelim ve hayata geçirelim. Birbirimize karşı anlayışlı ve sabırlı olalım. Neyi nereden nasıl aldık ve neden yapıyoruz sorularının muhatabı olalım. Aksi halde hırsız suçsuz olmaya devam edecektir.

 Selametle…
 

YAZIYI PAYLAŞ!

İlk Yorum Yazan Sen Ol!

YAZARIN SON 5 YAZISI
30Eyl
16Eyl

Hangi durakta bekliyorsun?

09Eyl

Denemeye değer mi?

26Ağs

Tarihi günlerin gölgesinde

19Ağs

Kulaktan kulağa