Mealler Kitabın Aslı Değildir


İbni İshak şöyle zikreder:

“Resulullah (sav)’e vahiy inince o onu önce erkeklere, akabinde de kadınlara okurdu. Sonra bir vahiy kâtibini çağırır ve onu yazdırırdı. Yazma işi bitince kâtibe “yazdığını oku” derdi.

Nüshaları çoğaltır ve onları Müslümanların evlerine dağıtırdı. Onlara, güvenilir bir üstadın yani, Nebinin önünde, sonra da onun izin verdiklerinin yanında Kuranı tedris etmelerini emrederdi.

Sahabeye, Kuran’ı ezberlemeleri, her gün namazlarda birkaç defa onun tilavetini tekrarlamaları tavsiyesinde bulunurdu. Yeni ayetler indiği zaman hep aynı şeyi yapardı. Yeni gelen vahyin, Kur’an’ın bütünü içindeki yerleştirileceği yerinin neresi olduğunu söylerdi. Çünkü onları nüzulüne göre tedvin etmiyordu. 

Her defasında böyle yapıyordu. Medine’ye hicret edince yeni bir tedbir aldı; her Ramazan ayında, o zamana kadar inmiş olan bütün Kuran’ı sesli olarak açıktan okumaya başladı. Sahabe ise önceden yazdıkları Kuran nüshalarını getiriyor, tertibi düzelttikleri gibi kelimeleri de düzeltiyor ve bu işi “arza” diye isimlendiriyorlardı. Resulullah hayatının son Ramazanında Kuran’ı iki kere okumuştur. 

Nebinin vefatından sonra Ebu Bekir Kuran’ın, Mushaf  (kitap) halinde yayınlanmasını emretti. Bundan sonra Hz. Osman’ın hilâfeti zamanında bu Mushafları çoğaltıp vilayetlerin merkezlerine gönderdiler. Onlardan şu anda bir nüsha İstanbul’da, bir adet Taşkent’te, bir tanesi de Londra İndia Offica kütüphanesinde bulunmaktadır ki onlar (İngilizler) bu nüshayı, 1857’de işgal ettikleri zaman Dehli’ deki Moğol sultanlarının kütüphanesinden gasp etmişlerdir.

***

Tercüme, “bir dildeki sözün manalarını, diğer bir dile aktarmaktır.” Önceki âlimlerimiz bu kelimeyi en ufak bir itiraz söz konusu olmaksızın kullanmışlardır. 

Kur’an’ın Arapça dışındaki dillere tercümesi, Nebinin döneminde başlamış ve geçen asra kadar en ufak bir itirazla karşılaşmamıştır. 

Kuran’ı ilk tercime etmesi Selman Fârisî’ye aittir. “Bazı İranlılar Müslüman olunca, Selman Fârisî’den Fatiha suresini kendileri için Farsça ’ya tercime etmesini istediler. Onlar, dilleri Arapça ’ya yatkın hale gelinceye kadar bu tercümeyi okuyorlardı. Selman’ı Fârisî, yaptığı bu tercümeyi Nebî’ye sundu, Resulullah ise onu bundan menetmedi. Akabinde o da bu tercümeyi İran’a gönderdi. (Muhammed HAMİDULLAH /Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi)

***

Bugün Kur’an’ın çoğu dilde tercümesi bulunmakta. O dillerin çoğunda da birden fazla tercime var.

Ancak ister Arapça olsun ister farklı bir dilde ilk emri "oku" olan kitabımız nedense çoğu kez farklı anlaşılıp yorumlanmakta. 

Dünyanın dört bir yanında, milyonlarca insanın bazen birbirleriyle çelişen uygulamalarına aynı kitabı referans göstermeleri yanlış anlaşıldığının en açık örneği.

Müslümanların büyük bir kısmı bu kitabı hiç okumadan atalarından miras kalan kulaktan duyma bilgilerle yetinirken, bir kısmı da Kur'an'ı okuduğu halde anlamakta zorluk çekmekte. 

Kur'an'ın, kendisine iman eden insanlar tarafından, ayetlerde belirtilen şekliyle yeteri derecede anlaşamamasına rağmen iman etmeyen insanlar tarafından doğru bir şekilde anlaşılmasını beklemek safdillik olur.

En basit bir kitap dahi başka bir dile çevrildiğinde bir anlam kaymasına uğramaktadır. Kur'an gibi bir kitabın ise anlam kaymasına uğramadan başka bir dile tercüme edilmesini beklemek doğru olmaz.

Dil İnsanların düşüncelerini ifade edebilmek için geliştirdikleri sembollerin adıdır. Her sembol bir süreç içerisinde oluşmakta ve anlam kazanmaktadır. Aynı kelime başka bir dilde bulunsa da anlam farklılıkları olabilmekte.

Bu farklılık ister istemez tercümelere de yansımakta. Bunun içindir ki Kur'an mealleri Kur'an olarak isimlendirilemez sadece "Kur'an Meali" olarak isimlendirilebilir.

Bir mealin doğru anlamlandırılabilmesi için o meali yazanın hem Arapça dil kurallarını çok iyi bilmesi gerekir hem de çevirdiği kendi dilini. Bu iki dili çok iyi bilmesinin yanında iki dilin içinde oluşup geliştiği iki kültürü de çok iyi bilmesi gerekir. Aksi durumda dil açısında olmasa da anlam açısında farkında olmadan çok büyük hatalara yol açabilir. 

Kur'an'ı okuyan birçok insan, hala onu yanlış anlıyorsa, bunun temel sebebi Kur'an'ın anlaşılamayacak bir dile sahip olmasından değil; bilakis yorumcuların Kitabın inzal olduğu ortamı, o günkü dilin dilbilgisi kurallarını, resulün tefsirini bilmeyip mecaz ayetlerin çoğuna zahiri anlamlar yüklemleri, ya da tarih içerisindeki sapkın batıni yorumları bugüne doğrudan yansıtmalarıdır.

“Doğrusu o (Kur´an), takvâ sahipleri için bir öğüttür…” (Hakka 48)

Selam ve dua ile…

YAZIYI PAYLAŞ!

İlk Yorum Yazan Sen Ol!

YAZARIN SON 5 YAZISI
02Ağs

Çöküş

26Tem

Kültürel sömürgecilik

19Tem

Bektaş bilge bir kişidir 2

13Tem

Bektaş bilge bir kişidir 1

05Tem

Bilinç kaybımız