Enes Tarım

Bırakın oynasın çocuklar

Enes Tarım

Doğan Cüceloğlu, çok sayıda bilimsel makalesi yayınlan bir psikoloji uzmanı. 
Kendisi geçtiğimiz yıllarda aramızdan ayrılarak ebedi aleme göç eyledi.
Anlattığı öyküler çoğu zaman öğretici idi.
İşte onlardan biri:
“Bir gün seminere başlamadan önce güler yüzlü birisi geldi:
-Hocam elinizi öpmek istiyorum” dedi. 
-Hayrola dedim.
-Hocam, üç yıl önce sizin bir seminerinize katıldım. O seminerin bitişine doğru dediniz ki; “Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir annenin, bir babanın en önemli görevi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına gayret etmektir.”
O güne kadar benim yaptığım sanırım birçok babanın yaptığının aynısıydı. 
Dokuz yaşındaki oğlum ben işten eve gelince beni görmemeye, benden kaçmaya çalışıyordu. 
Neden kaçmaya çalışıyordu, biliyor musunuz? 
Çünkü onu görünce hemen şu soruyu soruyordum: 
“-Oğlum bugün ödevini yaptın mı?”  
Kızıyordum, söyleniyordum, “Niye yapmıyorsun ödevini!” diyordum.
Seminer için geldiğim İstanbul’dan çalışma yerim olan Kayseri’ye gidinceye kadar düşündüm ve eve gelince eşime dedim ki, hadi gel otur, konuşalım. 
Seminerde anlatılanları aktardım ve en nihayet dedim ki:” Oğlumuz isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama çocukluğunu yaşasın! Şimdiye kadar onun çocukluğunu yaşamasıyla ile ilgili pek bir çaba göstermedik, bir bilinç göstermedik, oluruna bıraktık. Gel şimdi değiştirelim bunu...”
Karım hayretle bana baktı ve dedi ki, “Bu ne biçim seminer. Öyle şey mi olur; bizim çocuk çocukluğunu yaşarken öbürküler sınıflarını geçecek ilerleyecek!”
Fakat hocam ben pes etmedim, bırakmadım, sonunda eşim bana, peki ne halin varsa gör, dedi.
Ertesi sabah eşofmanımı, ayakkabımı kapının yanına bıraktım işe gittim; dönünce oğlumun gözüne baktım ve dedim ki, oğlum bugün doya doya oynadın mı? 
Bana hayretle baktı ve “Hayır!” anlamına gelen “cıkk” dedi. 
O zaman, hadi gel beraber aşağıya ineceğiz, oynayacağız, dedim. 
Eşofmanımı giydim, ayakkabımı giydim, onunla beraber sokağa çıktık. 
Arkadaşları da sokağa çıktılar; birlikte sokakta oyun oynadık ve akşam sekiz buçuğa kadar sokaktaydık. 
Eve gelince toz toprak içindeydik, beraber banyoya girdik, duş yaptık. 
Havluyla kuruladım, çok mutluyduk ve o günden sonra işten dönünce her gün onunla oynamaya başladım. 
Her gün, her gün, her gün oynadım…
Yedi, sekiz gün sonraydı galiba, bir gün banyodan çıkarken onu kuruluyorum havluyla, kolumu tuttu, bana döndü ve dedi ki;
“Baba ya, ben seni çok seviyorum…” 
Hocam nefesim durdu, gözüm yaşardı, konuşamadım. 
Çünkü farkına vardım ki, şimdiye kadar sevdiğini hiç söylememişti. 
Düşündüm, şimdiye kadar hiç söylemediğinin farkında değildim; belki ömür boyu söylemeyecekti.
İçimde bir şükür duygusu, havluyla çocuğumu kuruladım, giydirdim ve artık her gün oyun oynamaya devam ettik. 
Zaman geçti bir gün okulda veli buluşması vardı. 
Daha önceki veli buluşmalarında öğretmen: “Sizin oğlunuz ödevleri kargacık burgacık yazıyor, dikkat etmiyor. Sınıfta arkadaşlarını rahatsız ediyor, onları itiyor kakıyor, lütfen onunla konuşun, arkadaşlarını rahatsız etmesin. Ödevlerini doğru dürüst yapsın,” demişti. 
O nedenle gitmekten çekiniyor, mahcup olacağımı düşünüyordum. 
Her şeyin daha da kötüye gittiğini düşünüyordum.
En nihayet bütün veliler öğretmenle konuşmalarını bitirip gittiler. 
Sıra bendeydi! 
Öğretmenin karşısına geçtim, bana baktı gülümsedi, “ Siz ne yaptınız bu çocuğa?” dedi. 
Hiç cevap veremedim, önüme baktım:  
“Çok mu kötü hocam?” diye sordum. 
Gülümsedi; “ Hayır, kötü değil” dedi. 
“Artık sınıfta arkadaşlarını hiç rahatsız etmiyor, ödevleri iyileşti, tam istediğim öğrenci oldu. Ne yaptınız bu çocuğa siz?”
-Hocam biliyor musunuz öğretmenin karşısında ağlamaya başladım. İnanamıyordum kulağıma, içimden, vay evladım, biz sana ne yaptık şimdiye kadar, duygusu vardı. 
Eve geldim, karım yüzüme baktı, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı. 
“O kadar mı kötü?” diye sordu. Hocam, ona da cevap veremedim! Ağladım...
***
Çocukların gülmesine hizmet veren herkese selam olsun…

Yazarın Diğer Yazıları